Görünmez Kahramanların Çığlığı: The Women
Savaş edebiyatı dediğimiz o ağır ve tekinsiz koridora girdiğinizde, genellikle barut kokusu, çamura bulanmış postallar ve erkeklerin acı dolu çığlıklarıyla karşılaşırsınız. Vietnam Savaşı denilince zihnimizde hemen Platoon, Full Metal Jacket veya Apocalypse Now filmlerinin o kaotik sahneleri canlanır. Ormanın derinliklerinden gelen mermi sesleri, helikopter pervanelerinin ritmik gürültüsü ve gencecik erkeklerin yitip giden hayalleri…
Peki ya kadınlar? O cehennemin tam ortasında, parçalanmış bedenleri bir arada tutmaya çalışan, kanın ve dehşetin içinde kendi sessiz savaşlarını veren o kadınlar neredeydi?
İşte Kristin Hannah, 2024 yılını kasıp kavuran ve Pejibooks raflarında da yerini alan The Women (Kadınlar) adlı romanında, tarihin o devasa ve kasıtlı kör noktasına, Vietnam Savaşı’ndaki Amerikalı kadın hemşirelerin dünyasına kamerasını çeviriyor. “Kadınlar da kahraman olabilir” (Women can be heroes too) inancıyla yola çıkan bu kitap, okurunu adeta boğazından yakalayıp savaşın en kanlı çadırlarına sürüklüyor. Ancak her büyük edebi eserde olduğu gibi, bu romanın da parlayan yönleri kadar, okuru zaman zaman yoran ve eleştirilmeyi hak eden karanlık noktaları var. Gelin, bu çoksatan fenomene “derin okuma” gözlüklerimizle, tüm çıplaklığıyla bakalım.

Cehenneme İniş: Konfor Alanından Savaşın Merkezine
Romanın ana karakteri Frances “Frankie” McGrath, 1965 yılının güneşli ve tasasız Kaliforniya’sında, muhafazakâr ve zengin bir ailenin “uslu” kızı olarak karşımıza çıkıyor. Hayatındaki en büyük dert, hangi elbiseyi giyeceği veya hangi partiye katılacağıyken; erkek kardeşinin Vietnam’a gidişiyle bir aydınlanma yaşıyor ve fevri bir kararla Ordu Hemşirelik Kolordusu’na katılıyor.
Hannah’nın kaleminin en güçlü olduğu yer tam da burası: Atmosfer inşası. Frankie’nin Vietnam’a ayak bastığı andaki o boğucu sıcaklığı, ameliyathanelerdeki (evac hospital) o kan donduran kaosu, napalm bombalarının yarattığı çaresizliği okurken, kelimelerin fiziksel bir ağırlığı olduğunu hissediyorsunuz. Yazar, okuru o tekinsiz vadinin içine öylesine ustaca çekiyor ki, ameliyat masalarındaki kanın kokusu adeta burnunuza geliyor. Savaşın yıkıcılığı, didaktik bir tarih dersi gibi değil, gencecik bir kadının titreyen elleri üzerinden kusursuzca veriliyor.
Asıl Trajedi: “Vietnam’da Kadın Yoktu” Yalanı
Kitabın asıl vurduğu ve edebiyat dünyasında bu kadar ses getirmesini sağlayan nokta ise savaşın kendisi değil; savaş sonrası eve dönüş hikâyesi. Frankie ve onun gibi binlerce kadın hemşire, cehennemden sağ çıkıp ülkelerine döndüklerinde hayal bile edemeyecekleri bir düşmanla karşılaşıyorlar: Görünmezlik.
Toplum, hükümet ve hatta gaziler dernekleri bile onlara aynı cümleyi kuruyor: “Vietnam’da kadın yoktu.” Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) yaşayan, gece kâbuslarla uyanan, sese ve kalabalığa tahammül edemeyen bir kadının, kendi ülkesi tarafından “hiç var olmamış” gibi muamele görmesi, Hannah’nın anlattığı en keskin ve en acı verici gerçek. Roman, sırf bu yüzleşmeyi edebiyat sahnesine taşıdığı için bile koca bir alkışı hak ediyor.

Eleştirinin Dozu: Duygusal Yoğunluk ve Edebi Tercihler
Peki, bu devasa anlatının ardında edebi açıdan nasıl bir denge saklı? Kristin Hannah, okurunun duygularıyla bağ kurmayı ve empati köprüleri kurmayı çok iyi bilen bir yazar (Bkz: Ateşböceği Yolu veya Bülbül). Ancak The Women‘da, bu yoğun duygusal tonun ve hikaye tercihlerinin zaman zaman kitlenin okuma deneyimini farklı yönlere sevk ettiğini de belirtmek gerek.
Bir başyapıtı derinlemesine incelerken göz önünde bulundurulabilecek birkaç nüans şunlar:
-
Aşkın ve Savaşın Kesişen Yolları: Roman, savaşın o vahşi travmasını ve PTSD’nin karanlık kuyusunu işlerken, odağı zaman zaman Frankie’nin kalbini bıraktığı ilişkilere ve aşkın dönüştürücü gücüne kaydırıyor. Yazarın bu melodramatik tercihleri hikayeyi daha geniş kitleler için sürükleyici kılsa da, kitabın o güçlü feminist damarını ve saf tarihsel gerçekliğini yer yer gölgede bırakabiliyor. Savaşın ortasındaki bu romantik kırılmalar, dramatik dozu artırırken edebi derinliği biraz arka plana itiyor.
-
Zorlu Bir İyileşme Yolculuğu: Romanın ikinci yarısında, Frankie’nin eve dönüşüyle başlayan o sancılı çöküş ve ayağa kalkma çabaları oldukça geniş bir alana yayılıyor. Hannah, okura karakterin acısını hissettirmek konusunda o kadar cömert davranıyor ki, bu uzun ve tekrarlanan travma döngüsü okuru duygusal olarak bir parça yorabiliyor. Bu durum anlatıyı zenginleştirse de, sayfa sayısının getirdiği ağırlıkla tempoyu biraz yavaşlatıyor.
-
Keskin Karakter Kontrastları: Frankie’nin Vietnam’daki kader arkadaşları Ethel ve Barb harika, çok katmanlı bağlarla örülmüşken; cephe gerisinde kalan bazı yan karakterler (özellikle muhafazakar ailesi) biraz daha şematik ve mesafeli kalıyor. Keşke insan ilişkilerinin o gri bölgelerini, ailenin içsel çatışmalarını da en az cephedeki kadar derinlemesine görebilseydik demekten kendimizi alamıyoruz.

Okunmaya Değer Mi?
Tüm bu yapısal ve melodramatik kusurlarına rağmen; The Women, son iki yılın neden en çok satan kitabı olduğunu sonuna kadar haklı çıkaran bir eser.
Kristin Hannah, edebiyatın o süslü ve ağdalı koridorlarında kaybolmak yerine, gücünü doğrudan insani duygulardan alan, sinematografik bir dille yazıyor. Bizi rahat koltuklarımızdan kaldırıp, tarihin haksızlık ettiği, isimleri anıtlara yazılmayan o cesur kadınların omuz başlarına yerleştiriyor.
Eğer kalbinizi sıkıştıracak, size bolca gözyaşı döktürecek ve bittiğinde tarihe bakış açınızı değiştirecek güçlü bir hayatta kalma hikâyesi arıyorsanız; The Women kesinlikle şans vermeniz gereken bir başyapıt. Kusurlu mu? Evet. Ama zaten savaşın kendisi ve insan ruhu da kusurlu değil midir?
Tarihin görünmez kahramanlarının bu sağır edici çığlığına kulak vermek isterseniz, bu çarpıcı eseri Pejibooks‘un zengin yetişkin kurgu raflarında bulabilirsiniz.








Bir yanıt yazın